Garip bir davadır bu
''Franz Kafka’nın Dava’sı, Bakırköy Belediyesi Tiyatroları’nda sahneleniyor. Oyunun uzunluğu sorun yaratsa da, bu Dava’nın başarısını engellemiyor. ''

K. bir sabah uyandığında odasında tanımadığı insanların olduğunu fark eder. Bu yabancılar onu almak için gelmiştir ve Joseph K., hiçbir suçu olmadığı halde tutuklanır. Ya biri yalan söylüyordur, ya da çok kötü bir iftiraya kurban gitmiştir. K., sıradan bir banka memurudur. İşi ve evi arasında bir hayat sürer, arada sırada da striptizci bir kadının ziyaretine gider. Onu tutuklayanlar da en az onun kadar sıradan ve basit memurlardır...
Ama onların üzerinde başkaları, o başkaların üzerinde de daha başkaları vardır. Ve K.’nın garip ve ironik macerası böylece başlamış olur. Bu elbette sadece K.’nın değil dünya edebiyatının en zor maceralarından biridir. Çünkü Franz Kafka’nın yazdığı Dava dünya edebiyatında Kafka isminin dolaşmasına neden olmuştur. Kafka’nın garip ve tüm dinamiklerini yine kendinden alan dünyasına bir giriş kitabıdır Dava. Bakırköy Belediyesi Tiyatroları Kafka’nın yarattığı evrene Dava adlı oyunla keskin bir giriş yapıyor ve Steven Berkoff’un oyunlaştırdığı eseri Turgay Kantürk sahneye koyuyor.
Turgay Kantürk, bir yandan edebiyatla yakın ilişki içinde olmanın yarattığı saygıyla, oyunu kitabın anlamına zarar vermeden yönetiyor ve gerçek üstücü kostümleri, dekoru ve karakterleriyle kitabın sahne üzerindeki halini daha seyirlik hale getirmeyi başarıyor. Dava’nın nedensizlik ve gizemli hali, oyunun bütününe yayılıyor. Kitabın okura kabul ettirdiği bu nedensellik hali sahnedeki dekor, kostüm ve yönetimi de izleyiciye kolayca kabul ettiriyor. Bu da her halükarda yönetmenin işini kolaylaştırdığı için ona sınırsız bir özgürlük kazandırıyor. Kantürk bu özgürlüğü oyun boyunca iyi kullanmış ve gerçeküstü bir oyun yaratmayı başarmış. Ama tüm bunları yaparken bazı yerlerde kontrolü elinden kaçırdığı ve abartıya kaçtığı yerler de yok değil. Öncelikle sahnedeki replik tekrarları gereksiz bir gürültü yaratıyor ve oyunun detaylarını vurgulamaktan ziyade seyircinin ilgisini dağıtıyor.
Oyunun en büyük sorunu ise uzunluğu; üç saate yakın bir zamana yayılıyor oyun. Elbette Dava gibi bir eseri ve onun detaylarını tek perdede anlatmak çok kolay değil, ama oyun beklenenden uzun sürünce de takibi güçleşiyor. Dava zor bir romandır ve haliyle oyunu da öyle koltuğa oturulup uyuklayarak izlenecek bir oyun değil, seyircinin dikkatini sürekli en üst seviyede tutması gerekiyor. Oyun uzadıkça, özellikle de ikinci perdeden ikinci yarasında seyirci yorulmuş oluyor. Bu yüzden de cuma akşamı yapılan galada olduğu gibi, seyirci gizli gizli, utana sıkıla kendi arasında konuşmaya başlıyor.
Oyunun uzunluğunun yarattığı sıkıntıyı bir kenara bırakırsak en büyük artısının Joseph K.’yı oynayan Edip Saner olduğunu söylemek gerekiyor. Saner oyunun her anında aynı dikkat ve özenle oynuyor rolünü. Oyun her ne kadar kalabalık bir kadroyla oynansa da Saner, bu kadronun içinde en yalnız insan, hiç kimsenin ona yardım etme şansı olmadığı gibi oyunun tamamında neredeyse sahnede kalmak zorunda. Ama o tüm bu sorunların altından da rahatlıkla kalkabiliyor.
Oyunun göze hoş gelen kısımlarından biri de Cem Yılmazer’in yarattığı dekor tasarımı. Kitabın mekânlarını yansıtmaya çok elverişli bir dekor hazırlamış Yılmazer, Kantürk de o sade dekor tasarımını en elverişli şekilde kullanmış.
Kafka’yı okumak kadar izlemenin de zor olduğunu elbette biliyoruz, ama yönetme ve Kafka isminin altında bir şeyler yapmanın da ne kadar zor olduğunu Bakırköy Belediye Tiyatroları bir kez daha kanıtlıyor. Oyun bazı sorunları olsa da bu sorunlar onun başarısını da çok engellemiyor.
Kaynak : Tarag Gazetesi
FERHAT ULUDERE ferhatuludere@gmail.com

K. bir sabah uyandığında odasında tanımadığı insanların olduğunu fark eder. Bu yabancılar onu almak için gelmiştir ve Joseph K., hiçbir suçu olmadığı halde tutuklanır. Ya biri yalan söylüyordur, ya da çok kötü bir iftiraya kurban gitmiştir. K., sıradan bir banka memurudur. İşi ve evi arasında bir hayat sürer, arada sırada da striptizci bir kadının ziyaretine gider. Onu tutuklayanlar da en az onun kadar sıradan ve basit memurlardır...
Ama onların üzerinde başkaları, o başkaların üzerinde de daha başkaları vardır. Ve K.’nın garip ve ironik macerası böylece başlamış olur. Bu elbette sadece K.’nın değil dünya edebiyatının en zor maceralarından biridir. Çünkü Franz Kafka’nın yazdığı Dava dünya edebiyatında Kafka isminin dolaşmasına neden olmuştur. Kafka’nın garip ve tüm dinamiklerini yine kendinden alan dünyasına bir giriş kitabıdır Dava. Bakırköy Belediyesi Tiyatroları Kafka’nın yarattığı evrene Dava adlı oyunla keskin bir giriş yapıyor ve Steven Berkoff’un oyunlaştırdığı eseri Turgay Kantürk sahneye koyuyor.
Turgay Kantürk, bir yandan edebiyatla yakın ilişki içinde olmanın yarattığı saygıyla, oyunu kitabın anlamına zarar vermeden yönetiyor ve gerçek üstücü kostümleri, dekoru ve karakterleriyle kitabın sahne üzerindeki halini daha seyirlik hale getirmeyi başarıyor. Dava’nın nedensizlik ve gizemli hali, oyunun bütününe yayılıyor. Kitabın okura kabul ettirdiği bu nedensellik hali sahnedeki dekor, kostüm ve yönetimi de izleyiciye kolayca kabul ettiriyor. Bu da her halükarda yönetmenin işini kolaylaştırdığı için ona sınırsız bir özgürlük kazandırıyor. Kantürk bu özgürlüğü oyun boyunca iyi kullanmış ve gerçeküstü bir oyun yaratmayı başarmış. Ama tüm bunları yaparken bazı yerlerde kontrolü elinden kaçırdığı ve abartıya kaçtığı yerler de yok değil. Öncelikle sahnedeki replik tekrarları gereksiz bir gürültü yaratıyor ve oyunun detaylarını vurgulamaktan ziyade seyircinin ilgisini dağıtıyor.
Oyunun en büyük sorunu ise uzunluğu; üç saate yakın bir zamana yayılıyor oyun. Elbette Dava gibi bir eseri ve onun detaylarını tek perdede anlatmak çok kolay değil, ama oyun beklenenden uzun sürünce de takibi güçleşiyor. Dava zor bir romandır ve haliyle oyunu da öyle koltuğa oturulup uyuklayarak izlenecek bir oyun değil, seyircinin dikkatini sürekli en üst seviyede tutması gerekiyor. Oyun uzadıkça, özellikle de ikinci perdeden ikinci yarasında seyirci yorulmuş oluyor. Bu yüzden de cuma akşamı yapılan galada olduğu gibi, seyirci gizli gizli, utana sıkıla kendi arasında konuşmaya başlıyor.
Oyunun uzunluğunun yarattığı sıkıntıyı bir kenara bırakırsak en büyük artısının Joseph K.’yı oynayan Edip Saner olduğunu söylemek gerekiyor. Saner oyunun her anında aynı dikkat ve özenle oynuyor rolünü. Oyun her ne kadar kalabalık bir kadroyla oynansa da Saner, bu kadronun içinde en yalnız insan, hiç kimsenin ona yardım etme şansı olmadığı gibi oyunun tamamında neredeyse sahnede kalmak zorunda. Ama o tüm bu sorunların altından da rahatlıkla kalkabiliyor.
Oyunun göze hoş gelen kısımlarından biri de Cem Yılmazer’in yarattığı dekor tasarımı. Kitabın mekânlarını yansıtmaya çok elverişli bir dekor hazırlamış Yılmazer, Kantürk de o sade dekor tasarımını en elverişli şekilde kullanmış.
Kafka’yı okumak kadar izlemenin de zor olduğunu elbette biliyoruz, ama yönetme ve Kafka isminin altında bir şeyler yapmanın da ne kadar zor olduğunu Bakırköy Belediye Tiyatroları bir kez daha kanıtlıyor. Oyun bazı sorunları olsa da bu sorunlar onun başarısını da çok engellemiyor.
Kaynak : Tarag Gazetesi
FERHAT ULUDERE ferhatuludere@gmail.com




Baba, Tanrı mıdır?
Bu haftaki K Dergisi muhteşem” dedi sevdiğim bir arkadaşım... Açtım ki bir de ne göreyim, “Edebiyatçı Aşkları” köşesinde Franz Kafka’yla Milena’nın mektuplarla süren o travmatik, dramatik, psişik, platonik, ama muhteşem ölümsüz aşklarını işlemiş K Dergisi...
Bir yeryüzü cennetinde; ateş, hava, su, toprak ve ağaç enerjisinin coğrafyayı aşka sardığı bir yerde, acı ve kayıp haberleri aldım. İçimi kıran sızıdan ağaçlara, denize, taşa, ormana kaçtım. Onlar dilimi anladılar ve bir hikaye yazmama yardım ettiler. Hikayesiz olmak istemezdim. Kimse hikayesiz kalmasın. Herkes kendi masalını yazar, herkesin hikayesi bir başkasının hikayesi ile başlar. Ve hikaye sürdüğü sürece gerçek yoktur... Şimdi size Kafka’yla küçük bir kızın hikayesini anlatacağım. Paul Auster’ın ‘Brooklyn Çılgınlıkları’ından arkadaşım Ayfer aktardı...
Bende -başka kim yeteneklerinden böyle açık açık söz edebilir?-şanslı,yorulmak nedir bilmez,eski bir olta balıkçısının bileği var.Örneğin,balığa çıkmadan önce evde otururum ve yakından bakarak ,sağ elimi bir bu yana ,bir öte yana çeviririm.Bu hareket,bileğimin görünüşü ve hissi,çıkacağım balık avının sonucunu çoğunlukla ayrıntılarına dek bana bildirir.Çevik bileğimde yatan peygamberimsi sezgi gücü;dinlendiğim zamanlar gücünü yeniden toplaması için bileğimi altın bir kelepçeyle sarıp sarmalarım.Avlanacağım yerdeki suyu ve belli saatlere özgü belli akıntıları görürüm;ırmağın belli bir kesiti gözümün önünde belirir;sayılarını ve türlerini kesinlikle bildiğim balıklar,on,yirmi,hatta yüz ayrı köşeden söz konusu ırmak kesitine doğru yola koyulurlar;şimdi oltayı nasıl kullanacağımı bilirim;bazıları hiç zarar görmeden başlarını sudan çıkarırlar,işte o zaman oltayı önlerinde ileri geri oynatırım,o anda oltaya takılırlar;bu kader anının kısalığı evde,masanın başında bile beni büyüler;diğer bazıları karınlarına varıncaya dek sudan dışarı fırlarlar,şimdi elimi çabuk tutma zamanıdır,bazılarını hala yakalayabilirim,öbürleri yine suyun tehlikeli yüzünden kuyrukları üzerinde kayıyorlar,bir süre için benden kurtuluyorlar,ama sadece bu kez,gerçek bir oltacının elinden hiçbir balık kurtulamaz çünkü.
25/11/09 @ 12:58:58
tarafından Seylan
bütün savaş tablolarını Kafka,sadece iskenderin zaferini ...
03/01/09 @ 02:09:17
tarafından Fatih Uzuner
29/10/08 @ 00:41:22
tarafından Fatih Uzuner
25/10/08 @ 18:55:34
tarafından Fatih Uzuner
Bu yazı daha çok kitabı ...
22/10/08 @ 17:08:46
tarafından Fatih Uzuner